Dayanıksız hayaller ve katı gerçekler
A. Engin Yılmaz
“Yeni sürecin” başlamasının üzerinden bir buçuk yıl geçti. Sermaye devleti, sürecin kararlılıkla sürdüğünü belirtiyor. Son olarak Tayyip Erdoğan da 23 Nisan resepsiyonunda bir gazetecinin “Terörsüz Türkiye süreci ne aşamada?” sorusunu yanıtlarken, “Gayet olumlu bir şekilde devam ediyor, herhangi bir sıkıntı yok” ifadelerini kullandı ve ekledi: “Durmak yok, aynı şekilde devam.” Kürt hareketi de sürecin ağır da olsa ilerlediğini ve belli bir aşamaya geldiğini iddia ediyor. Sürekli olarak “olumlu ve yararlı” görüşmeler yapıldığını ve aşamalar katedildiğini belirtiyor. Pek çok kez “olumlu adımlar” atıldığı söylenmesine rağmen, pratikte henüz somut icraatlara rastlanmadı. Nitekim son dönemde Kürt hareketi temsilcilerinin yaptığı açıklamalarda, devletin somut adım atmamasından dolayı umutsuzluğun derinleştiği ifade edilmeye başlandı.
Kürt hareketine göre sürecin “tıkanma tehlikesiyle” karşı karşıya kalmasının, Murat Karayılan’a göre ise “dondurulmuş” olmasının temel nedeni, somut adımlar atmaktan kaçınan ve Kürtlerin özgürleşmesini engelleyen devletin tutumudur. Hareketin temsilcileri, iktidarın sorunu yalnızca “terör” kavramına indirgeyerek “demokratik çözüm yollarını dışladığını”, “Terörsüz Türkiye” söylemiyle de sadece Kürtleri değil, tüm muhalif kesimleri susturmayı amaçladığını vurguluyor.
Tek adam rejiminin hukuksuzluk, zorbalık ve keyfiyet üzerine kurulu yapısını korumak adına, yasal güvenceler sunmadan teslimiyet dayattığı belirtiliyor. “Çözüm niyeti olmayan” devletin barışı engellediği ifade ediliyor. Bu ve buna benzer nice saptamalara rağmen Kürt hareketi temsilcileri, “barış ve demokratik çözüm” konusundaki umutlarını ve inançlarını korumayı sürdürüyor. “Geçmişte atılan adımlar (hangi adımlar atılmışsa) gelecekte daha güçlü bir barışın kurulabileceğini gösteriyor” iddiasını herhangi bir somut veriye dayandırmadan ileri sürüyorlar. Ayrıca sıklıkla devleti irade ortaya koymaya davet ediyorlar. Aslında Kürt hareketi, sorunun yalnızca devletin çözüm iradesinin eksikliğinden kaynaklanmadığını, aynı zamanda arzulanan “çözümün” Türkiye’nin kapitalist düzeni ve mevcut sınıfsal ilişkileriyle çeliştiğini bilmiyor olamaz. Nitekim Kürt hareketi de temel ulusal hakların tanınması bağlamında Kürt sorununun çözümünden ziyade, Abdullah Öcalan’ın statüsü, PKK yöneticileri, gerillaları ve tutsaklar için “yasal düzenleme” talep ediyor.
“Terörsüz Türkiye” söylemi ve sürecin gerçek işlevi
2024’ten 2026’ya uzanan süreçte Türk sermaye devleti tarafından sahnelenen “Terörsüz Türkiye” tiyatrosu devam ediyor. Devletin oyalama, beklentiye sokma, çürütme ve tasfiye etme hedefiyle yürüttüğü bu “süreç”, Kürt hareketi tarafından “demokratik çözüm” umuduna endekslenerek temelsiz bir beklenti sarmalına dönüştürülmüş durumdadır. PKK eksenli Kürt hareketi bir yandan süreçle ilgili umutsuzluğunu, hatta sürecin tıkandığını/dondurulduğunu ifade ederken, diğer yandan ısrarla AKP-MHP blokuna “çözüm” çağrıları yapması ve sürecin ağır da olsa devam ettiğini söylemesi, Kürt ulusal hareketinin içine düştüğü açmazın ve liberal çözüme endekslenme ısrarının tipik bir dışavurumudur.
Son zamanlarda umutsuzluk içeren açıklamalar, muhataplık ısrarı ve “süreç”te belli aşamaların kat edildiği iddiası arasındaki çelişki, Kürt hareketinin burjuva topluma entegre olmak dışındaki seçenekleri dışladığını ve dinci-faşist iktidarın sorunu çözeceğine dair umudunu koruduğunu gösteriyor. Ancak tarihsel ve güncel gelişmeler, emperyalizmin ve Türkiye gericiliğinin inisiyatifinde yürütülen hiçbir “çözüm”ün Kürt halkına özgürlük ve eşitlik getirmeyeceğini; aksine yaşanan acıları daha da derinleştireceğini ve ödenen bedelleri artıracağını göstermiştir. Rojava, bunun güncel ama acı bir deneyimidir.
Kürt hareketinin zaman zaman “böyle giderse süreç tıkanacak, provokasyonlar gelişecek” yönündeki açıklamaları, devletin Kürt halkına yönelik tasfiye ve teslim alma dayatmalarına karşı bir dirençten ziyade, pazarlık gücünü artırma girişimi olarak değerlendiriliyor. AKP-MHP koalisyonuna “süreç hızlanmalı”, “gerekli yasalar çıkarılmalı”, “Abdullah Öcalan’ın statüsü belirlenmeli” gibi çağrılar yapılması ise iktidardan beklenti içinde olunduğunu göstermektedir. Bir yılı aşkın süredir Meclis komisyonları, “kardeşlik” raporları, gönül okşayıcı açıklamalar ve sembolik jestlerle “idare edilen” bu süreç, Kürt halkı açısından bir oyalamaya dönüşmüş; bu durum, Kürt emekçi kitlelerin bilincini bulandıran ve enerjisini heba eden bir işlev görmüştür.
Kürt hareketinde yaşanan köklü yön değişikliğine ve ardı ardına atılan karşılıksız adımlara rağmen, dinci-faşist iktidar cephesinde sorunun sınırlı da olsa çözümüne yönelik herhangi bir niyet ya da girişimin zerresi yoktur. Faşist tek adam rejiminin zorbalığı ve terörü toplumsal yaşamın tüm alanlarını kuşatmışken; kayyımlar halkın iradesi üzerinde bir kılıç gibi sallanmaya devam ederken, CHP gibi burjuva düzen muhalefeti bile soluksuz bırakılırken, cezaevleri ölüm ve işkence merkezleri olmaya devam ederken, devlet bugüne kadar hiçbir adım atmamışken vb., AKP’den bir “demokrasi hamlesi” beklemek, harekete geçmesi için Devlet Bahçeli’ye çağrılar yapmak saflıktan öte, gerçeklikten kopmaktır. Bu yaklaşım, yalnızca Kürt halkının ulusal özlemlerini zayıflatmak ve gölgelemekle kalmaz; Türkiye işçi sınıfının Kürt halkıyla birleşik mücadelesini de burjuva düzen sınırlarına hapseden bir işlev görür.
Türk sermaye iktidarının “Terörsüz Türkiye”yle hedeflediği şey bir “demokratikleşme” süreci değil; Türk burjuvazisi ve devletinin bölgesel emelleri ile iç sıkışmışlığına verilmiş bir yanıttır. Devletin yeni sürece yönelmek zorunda kalması, Ortadoğu’da tırmanan istikrarsızlık ve gerilim ortamında kendi bölgesel konumunu güçlendirme; Kürt dinamizmini kendi yayılmacı dış politikasına yedekleme stratejisinin bir parçasıdır. Buradaki amaç, Kürt sorununun sözde demokratik çözümü değil; Kürt halkının ulusal özlemlerini sistem içi bir restorasyonla denetim altına almak, kendisine ve izlediği bölge siyasetine entegre etmektir.
Düzenle uzlaşma-barışma değil, birleşik devrimci mücadele
Kürt halkının tüm ulusal taleplerinin karşılanması ve kendi kaderini tayin etme hakkı tartışmasızdır. Ancak bu hakkın emperyalizmle veya sermaye düzeniyle pazarlıklara kurban edilmesi, Kürt halkının özgürlüğünü değil, yalnızca kölelik biçimlerinin değişmesini getirir. “Demokratik çözüm” adı altında gündeme gelen süreçler, özünde sistemle uzlaşma ve barışma zemini arama çabasıdır. Oysa Kürt sorunu tarihsel, toplumsal ve sınıfsal bir sorundur. Bu sorunun gerçek çözümü, sermaye iktidarıyla uzlaşmada değil; Türk, Kürt ve diğer halklardan işçilerin ve emekçilerin birleşik devrimci mücadelesinde yatar. Gerçek ve kalıcı çözüm, ancak sermaye düzenine karşı verilecek birleşik/devrimci mücadeleyle ve bu mücadelenin şovenizmin her türlü kalıntısını süpürüp atacak olan sosyalist devrim perspektifi üzerinden yürütülmesiyle mümkün olabilir. Bunun dışındaki her yol, emekçi halkların bir kez daha boş vaatlerle oyalanmasından ibaret kalacaktır.
Dolayısıyla temel mesele, Kürt ulusal demokratik taleplerinin proletaryanın devrimci iktidar mücadelesine bağlanarak ele alınmasında düğümlenmektedir. Çünkü ulusal baskının ortadan kaldırılması, uluslar arasında özgürlük ve eşitliğin sağlanması ancak sınıf sömürüsünün de ortadan kaldırıldığı bir toplumsal düzenin kurulmasıyla mümkündür. Barışın ve çözümün adresi parlamento koridorlarında, komisyon raporlarında ya da dinci-faşist iktidarla yürütülen temelsiz müzakerelerde değil, yaşamın tüm alanlarında Türk ve Kürt işçi ve emekçilerin birleşik-fiili mücadelesinde; gericiliğe, şovenizme ve sermaye iktidarına karşı kuracakları ortak barikatta aranmalıdır.
Görev, burjuva çözüm süreçlerine dolgu malzemesi olmak değil; düzenin bütünsel krizini devrimci amaçlarla derinleştirmek, sınıfı ve kitleleri devrimci bir çizgide seferber etmektir.“Ulusal baskı ve eşitsizliğin, sınıfsal baskı ve eşitsizliklerin bir yansıması olduğu tespitinden hareket eden TKİP, ulusal sorunun kalıcı ve köklü çözümünün ancak proletarya devrimi zemininde mümkün olabileceğini savunur. Bu doğrultuda, devrim programının bir parçası olarak şu talepler için bugünden mücadele eder:
a) Her türlü ulusal baskı, eşitsizlik ve ayrıcalığın ortadan kaldırılması.
b) Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme hakkının tanınması.
c) Tüm diller arasında tam eşitliğin sağlanması, zorunlu devlet dili uygulamasına son verilmesi ve herkesin anadilinde eğitim hakkının güvence altına alınması.
d) Tüm azınlıkların kendi dil ve kültürlerini özgürce kullanma, koruma ve geliştirme olanaklarının sağlanması.”
|