İçindekiler:

10 Mayıs 2026
Sayı: KB 2026/04

1 Mayıs'ın ardından.
Taksim 1 Mayıs'ı
Kadıköy'de 1 Mayıs
İzmir'de 1 Mayıs
Ankara'da 1 Mayıs
Kayseri'de coşkulu 1 Mayıs!
Ortaca'da 1 Mayıs mitingi
Almanya'da 1 Mayıslar...
Fransa'da kitlesel 1 Mayıs
İsviçre'de 1 Mayıs eylemleri
Kürt hareketinde ideolojik silahsızlanma- H. Fırat
Dayanıksız hayaller ve katı gerçekler
Bahçeli'nin çıkışı ve "Öcalan açılımı"
Düzenden hesap sormak için ileri!
Gülistan Doku soruşturması...
Devletten saçılan pislikler
"Bozuk düzende sağlam çark olmaz!"
Eğitimde dayatma, sendikada tasfiye
6 Mayıs 1972'nin 54. yılında; Deniz ol!
6 Mayıs eylemleri
Kimin "güvenliği"?
Okullarımızda şiddet artıyor
Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın

 

 

Kürt hareketinde ideolojik silahsızlanma

H. Fırat

 

Kürt hareketi bağımsızlığını yitirmiştir

İmralı teslimiyetinin Kürt hareketinde yarattığı tahribatın gerçek boyutları zaman aktıkça daha belirgin bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bugün Kürt hareketi her anlamda bağımsızlığını yitirmiş durumdadır. Artık ne bağımsız bir ideolojiye ve programa, ne de bağımsız bir stratejiye sahiptir. Devrimden geri dönülmez biçimde kopmuş bulunan ve kurulu düzenle bütünleşebilmek ve ondan kültürel haklar sınırında bir çözüm elde edebilmek için bütün bir geçmişini neredeyse tümden inkâr eden Kürt hareketi, gelinen yerde artık olayların ardından sürüklenmekte, emperyalist sistemin ve sömürgeci düzenin çatlakları üzerinden gündelik politika yapmaktan öteye gidememektedir.

İmralı teslimiyetiyle birlikte en büyük tahribat kuşkusuz ideolojik cephede yaşanmıştır. Kürt hareketi İmralı ile birlikte ideolojik cephede kendini adeta silahsızlandırmış, bağımsızlığını tümden yitirmiş, dünkü siyasal düşmanlarının dünya görüşüne teslim olmuştur. Abdullah Öcalan, burjuva liberal ideolojinin çoktan eskimiş, içyüzü her yönüyle açığa çıkmış, bugünün gerçekleri karşısında ise deyim uygunsa artık pul pul dökülen argümanlarını alıp kendine özgü söylemlerle de bezeyerek, böylece ortaya seçmeci bir liberal düşünce karmaşası çıkarmış, bunu da Kürt hareketinin önüne yeni ideolojik çerçeve olarak koymuştur. O günden bugüne Kürt yayınları, tarihsel ve güncel toplumsal-siyasal olguların gerçekte ne olduğuna bir an olsun durup sükunetle bakma ihtiyacı duymaksızın, “demokratik uygarlık manifestosu” ya da “ekolojik-demokratik toplum projesi” türünden yaldızlı ambalajlar içinde sunulan, ama içi boş formüllerden ya da liberal burjuva ideolojisinin eskimiş yaveleri olmaktan öteye gidemeyen bu yeni ideolojik görüşleri yineleyip durmaktadırlar.

‘60’lı yıllarda boy veren ve ‘70’li yıllarda devrimci ve reformist sol siyasal çizgide bir dizi akım tarafından temsil edilir hale gelen yakın dönem Kürt hareketinin neredeyse tüm temsilcileri, kendilerini Marks ve Lenin tarafından temsil edilen bilimsel sosyalist ideolojinin izleyicileri olarak görmekteydiler. Tümü de ulusal kurtuluş davasını temel hareket noktası olarak ele alan, bunu kendileri için asli varlık nedeni haline getiren bu akımlar, bu konumlarıyla gerçekte, burjuva demokrat ufku aşamayan devrimci-demokrat ya da liberal demokrat küçük-burjuva milliyetçi akımlar olmaktan öte bir şey değillerdi. Sonraki bütün bir evrimlerinin de tüm açıklığı ile gösterdiği gibi, onlar için ulusal dava herşeyin başı ve sonu, her konudaki temel tutum ve tercihlerini belirleyen ana eksen idi. “Ulusal dava” için onlar dünün koşullarında devrimci ve hatta hatta sosyalist idiler, bugün aynı dava için reformist, liberal ya da Amerikancıdırlar. Dahası içlerinden bazıları artık militan anti-komünisttirler. 

Yine de bu akımların zamanında bilimsel sosyalizmle kurdukları düşünsel ilişki, salt duygusal bir etkilenme olmaktan öteye bir anlam taşıyordu ve bundan öteye bir işleve sahipti. Bilimsel sosyalizm, özellikle Ekim Devrimi’nin dünya çapındaki sarsıcı etkisi sonrasında, ezilen ve sömürülenler cephesinde ortaya çıkan hemen tüm akımların kendi davalarının ihtiyaçları ölçüsünde başvurdukları (ve elbette kendi toplumsal-siyasal konumlarına göre de çarpıtıp bozdukları) genel bir ideolojik cephanelik durumundaydı. Bu, toplumun ezilen katmanlarına dayanarak siyasal mücadele sahnesine çıkan ilerici ve devrimci ezilen ulus hareketleri için de böyleydi; dahası, Ekim Devrimi’nin açtığı devrimci çığır onlara gerçek kurtuluşun yolunu gösterip olanaklarını sunduğundan dolayıdır ki onlar için bu özellikle böyleydi. 

Yakın geçmişimizin yeni Kürt ulusal akımları için de durum tamı tamına buydu. Bu akımlar ‘60’lı yılların Türkiye’sinde başgösteren ilerici toplumsal-siyasal uyanışın dolaysız ürünüydüler. Ulusal bilince bu uyanışın bir parçası olarak ulaşmış ve bunun sağladığı ideolojik-politik olanaklarla, ulusal sorunu eksen alan bir ayrı siyasal yönelime sonradan girmişlerdi. Alt sınıflara ya da en azından orta katmanlara dayanan bu akımlar, bu toplumsal-siyasal konumları çerçevesinde ve dönemin toplumsal muhalefetinin ideolojik-siyasal eğilimlerine uygun biçimde, sosyalizm iddiası taşıyorlardı. Marksizm ile kurdukları ilişki en samimi durumlarda bile bu akımları Marksist yapmıyor, fakat Marksist düşüncenin sunduğu tahlil ve kavrayış olanakları bu akımları kendi davaları çerçevesinde ideolojik olarak silahlandırıyor, çağı, toplumu, sınıfları, siyasal ilişkileri ve kurumları genel ve kaba çizgileri içinde de olsa az çok yerli yerine oturtmalarını kolaylaştırıyor, en genel sınırlar içinde de olsa dostlarını ve düşmanlarını doğru saptamalarını sağlıyordu. 

Eğer düne kadar, yani devrimci bir çizgide durduğu sürece Kürt hareketinin ideolojik bağımsızlığından söz edilecekse, bu, yalnızca bu sınırlar içinde, dolayısıyla göreli bir anlama sahipti. Ulusal kurtuluş davasının devrimci temeller üzerinde savunulması ve ulusal sorunun kaynağını oluşturan düşman güçlere karşı bir ideolojik bağımsızlıktı burada söz konusu olan. Doğal olarak bu, böyle bir olanağı bu akımlara sağlayan Marksizm’e ise tanımladığımız anlamda bir bağımlılık anlamına geliyordu. Her küçük-burjuva akım gibi yakın geçmişin küçük-burjuva Kürt ulusal akımları da sınıfsal doğaları gereği, gerçekte burjuva ideolojisi ile proleter sosyalist ideolojinin çifte baskı altında idiler. Fakat devrimci dönemlerinde, tam da devrim yolunu seçtikleri için ve bunda ısrar gösterebildikleri sürece, Marks ve Lenin’in temsil ettiği devrimci sosyalist ideoloji bu akımlar üzerinde baskın bir etki ve ağırlığa kaçınılmaz olarak sahip olacaktı. Bu ideolojinin bu akımların sınıfsal konum ve kimliklerinin prizmasından geçerek bozulmaya uğramış olması bu gerçeği değiştirmediği gibi, sözünü ettiğimiz olguya ek bir doğrulama da sağlar. Zira ancak bu sayededir ki, toplumsal özellikleri ve siyasal konumları gerçekte Marksizm’e uzak olan bu akımlar, buna rağmen fazlaca zorlanmadan onunla düşünsel bir ilişki kurabilmişlerdir. Öte yanda bu, marksist ideolojik etkinin ulusal kurtuluş davası çerçevesinde bu akımlar elinde devrimci bir siyasal işlev yerine getirmesine engel de değildir. 

Aynı konuyla bağlantılı son bir nokta daha. İlerici-devrimci nitelikteki ulusal akımların devrimci sosyalist ideolojiye yakınlığı bu akımların alt sınıflara dayalı kimliğinden ayrı düşünülemediği gibi, aynı yakınlık onları gerisin geri alt sınıfların çıkar ve özlemlerine daha çok bağlayan bir rol de oynamıştır. Nitekim Kürt hareketinin bugünkü tablosu üzerinden açıkça gördüğümüz gibi, gerçekliği duygusal bir iddia olmaktan öteye gidemese de, düne kadar sosyalizmle sürdürülen bağın bugün kabaca koparılması, buna paralel olarak alt sınıfların çıkar ve özlemlerinden de köklü bir kopuş ile aynı anlama gelmektedir. Emperyalizmin sömürü ve soygun düzeni ile burjuva sınıf egemenliğinin sosyo-ekonomik anlamı, ezilen ve sömürülen halk kitleleri için sonuçları artık onları ilgilendirmemektedir. Bu çok az sayıda devrimciler dışında Kürt hareketinin tüm kesimlerinin bugünkü ortak konumu ve tutumudur.

Uzun yıllar boyunca Kürt hareketini neredeyse tek başına ve genel planda devrimci bir çizgide temsil eden PKK’nin devrimci sosyalist ideolojiyle ilişkisi de doğal olarak bu çerçevede ve sınırlar içindeydi. Komünistler onun Marksist-Leninist ideolojiyle kurduğu ilişkiye bundan öte bir anlam yüklemediler ve oldukça erken bir tarihte (daha ‘90’lı yılların başında) bu ilişkiden kaba kopuşa da açıklıkla işaret ettiler. Bu kopuş, devrimden kopuş ve kurulu düzenle bütünleşme açılımı olan “siyasal çözüm” çizgisiyle birlikte gündeme geldi ve zamanla gitgide daha açık biçimler kazandı. Daha ‘90’lı yılların ortasında bu doğrultuda epeyce bir yol alınmıştı ve varılan yerin bilançosunu, Mart 1995’te toplanan EKİM 3. Genel Konferansı özlü bir biçimde ve tüm temel noktalar üzerinden zamanında ortaya koydu. (Bkz. EKİM 3. Genel Konferansı / Siyasal ve Örgütsel Değerlendirmeler, IV. Bölüm, Eksen Yayıncılık, s. 96-117, ya da Kürt Ulusal Sorunu 2, s. 22-43).

Daha bu safhada emperyalizme karşı devrimci tutum köklü bir biçimde terkedilmiş; sözde hala savunulan sosyalizm anlayışı genel “insanlık sosyalizmi” söylemiyle devrimci sınıf özünden arındırılmış, burjuva düzenin mülkiyet ilişkileri tartışma konusu olmaktan çıkarılmış, büyük toplumsal sorunun çözümü mülkiyet ilişkilerinden bölüşüm ilişkilerine kaydırılmıştı. Böylece bugünkü sosyal-demokratlaşmanın en kritik adımları daha o günden atılmıştı.

PKK’deki bu köklü değişim, gerçekte bir ideolojik silahsızlanma, aynı anlama gelmek üzere o gün için hala da çatışmak zorunda kaldığı güçlerin ideolojisine sığınma anlamına gelmekteydi. PKK politik program ve çizgi planında devrimden reforma, devrimci demokrat çizgiden liberal demokrat çizgiye geçiyordu. Bunun ideolojik düzlemdeki karşılığı ise, o güne kadar şu veya bu ölçüde başvurulan devrimci sosyalist ideolojiden kopuş ve liberal burjuva ideolojisine geçiş olabilirdi. Öyle olduğunu zaman tüm açıklığı ile göstermiş bulunuyor. Haziran ‘99’daki ilk İmralı savunmaları bu köklü saf değiştirmenin ilk derli toplu belgelenmesi olmuştu. Bir yıl kadar önce (Kasım 2003) benimsenen yeni Kongra Gel programı ise bunun yeni düzeyde bir resmi teyidi oldu.

Kongra Gel programı

Kongra Gel programı birkaç bakımdan özel bir önem taşıyor. 

Öncelikle bu program halen de Kürt hareketinin ezici bölümünü temsil eden bir partinin programıdır ve bu niteliği ile, bugünün Kürt hareketinin hangi ideolojik ve politik çerçevede yönetilip yönlendirildiğinin de en dolaysız bir belgesidir. 

İkinci olarak bu program, Abdullah Öcalan’ın savunma adı altında yayınlanan kitaplarında geliştirdiği görüşlerinin özlü bir ifadesinden başka bir şey değildir. Abdullah Öcalan’ın kitaplaştırılmış savunmalarında ilkel komünal toplumdan alarak bugüne getirdiği ve “ekolojik-demokratik toplum projesi” olarak sunduğu tarih ve toplum görüşünün ne anlama geldiği konusunda bir fikir edinmek isteyenlerin kestirmeden başvuracakları bir belge niteliğindedir bu program. Soyut ve akademik olanı bir yana bırakıp varılmak istenen siyasal sonuçlar üzerinden baktığınızda, Abdullah Öcalan’ın savunmalarında vardığı temel önemdeki tüm siyasal sonuçlar, ki yeri geldikçe buna dolaysız olarak da işaret edeceğiz, Kongra Gel programında yerini bulmuş durumdadır. 

Ve üçüncü olarak, Türkiye’deki Kürt sorununun ele alınışına ilişkin zorunlu rötuşlar ile sol söylemden arındırılmışlığı saymazsanız, bu program özellikle ideolojik özü bakımından aynı zamanda PWD’nin de programıdır. Ekim 2004 başında açıklanan halihazırdaki “PWD Program Taslağı”, işin aslında Kongra Gel programının revizyondan geçirilmiş biçiminden başka bir şey değildir. Bu tutum ve sonuç şaşırtıcı da değildir; zira burjuva liberalizmi bugün devrimciler dışında tüm kesimleriyle Kürt hareketinin ortak ideolojik temelidir. Aradaki farklılaşma aynı ideolojik esasların sağ ve sol yorumu sınırlarındadır, kesinlikle daha öteye değil. 

Politikada konum ve tutumların bir parça çetrefil bir hal alması, ideolojik temel ortaklığına ilişkin bu temel önemde gerçeği karartmamalıdır. Söz konusu çetrefilli durum, Kürt sorununun çözümü için bağlandıkları ya da sığındıkları güçlerin konumundan gelen bir karmaşıklığın yansımasıdır; ideolojik ve ilkesel konumlardaki farklılığın değil, fakat tümüyle politik tutum ve tercihlerin getirdiği bir sonuçtur. İdeolojik temeldeki aynılığın politik tutumlarda farklılaşmalara yol açması ise, Abdullah Öcalan’ın İmralı’da olmasının, yani Türk devletinin etki ve denetiminde bulunmasının yarattığı bir sonuçtur. Çözümü ABD vesayetine sığınmakta bulanlar, hem İmralı’nın Kürt sorununu Kemalist cendereye sıkıştıran tutumlarına mecbur değillerdi ve hem de, yeni Amerikancı konumlarının bir sonucu olarak, sol iddia ve söylemle her türlü bağı kesip atmak zorundaydılar. Bu, Kongra Gel programı ile “PWD Program Taslağı” arasındaki farkın başı ve sonudur.

Kongra Gel programının önemine ilişkin son bir nokta daha var. Bu program, sunuş bölümünde, “devleti ve toplumu demokratikleştirmeyi” hedefleyen, özü, esası ve işlevi bu olan bir program olarak tanımlanıyor. İdeolojik gerekçelendirmesinde öze değil de söyleme ilişkin önemli farklılıklar olsa da, “devleti ve toplumu demokratikleştirme” hedefi, ÖDP’den EMEP’e, Türkiye’nin liberal solunun da asli programı durumundadır. Bu olgu bize, karşı-devrimin basıncı altında devrimi terk edenlerin zorunlu buluşma noktalarını gösterdiği kadar, devrimci döneminde Kürt hareketinden özenle uzak duranların, tam da liberalleşme döneminde neden onunla yılları bulan istikrarlı bir ittifak kurabildiklerini de açıklamaktadır. Onları bu denli kolay ve istikrarlı bir biçimde birleştiren, aynı programın söylemi değilse bile derindeki liberal özüdür. 

Burjuva liberalizmine ideolojik teslimiyet: “Demokratik uygarlık çağı”

Programın kendisine geçiyoruz ve sunuşundaki ilk cümle ile başlıyoruz: “Dünyamız XXI. yy. ile birlikte yeni bir çağa, demokratik uygarlık çağına giriş yapmıştır.” Aynı ifade, PWD Program Taslağı’nın aynı yerinde, şu şekliyle yer alıyor: “Günümüz dünyası demokratik uygarlık çağına giriş yapmanın yoğun mücadelesine sahne olmaktadır.” Bu ikincisinin ilkinden farkı yalnızca daha ihtiyatlı olmasıdır. İlkinin olmuş bitmiş kesin bir durum olarak tanımladığını, ikincisi henüz “yoğun mücadele”ye konu olan bir geçiş sancısı olarak sunmaktadır. 

Burada yeni bir çağın hem isimlendirme sınırlarında tanımı ve hem de başlangıç tarihi ile karşı karşıyayız. Sözkonusu olan “demokratik uygarlık çağı”dır ve insanlık ona 21. yüzyıl ile birlikte, yani 2000’li yıllarda giriş yapmıştır. Bu kuşkusuz somutluğu ölçüsünde ciddi bir iddia demektir. Peki ama bu büyük çağ değişimini insanlık neye borçludur? Ne olmuştur da (aynı Kongra Gel programından da anlaşıldığı kadarıyla) emperyalizm, dünya savaşları ve devrimler çağı olan 20. yüzyılın geride kalmasıyla birlikte insanlık yeni bir çağa, üstelik “demokratik uygarlık çağı”na girmiştir? 

Aktardığımız ilk cümleyi izleyen cümlelerdeki yanıt (eğer bu sözkonusu soruya bir yanıt oluşturacaksa) şöyle: 

“Bu çağın temelini oluşturan bilimsel-teknik devrim sayesinde ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanda köklü değişiklikler yaşanmaktadır. Bilgi ve iletişim alanında yaşanan baş döndürücü gelişmeler ve ortaya çıkan olanaklar, her türlü bilgiye ulaşmayı imkân dahiline sokarak, bilgiyi salt dar-elit kesimlerin ulaşabildiği bir lüks olmaktan çıkarmış, bireyin düşünce yapısı ve davranışlarında köklü değişikliklere yol açmıştır. Böylece birey ve toplum, gücü elinde bulunduran otoritelerin koyduğu sınırların ve kalıpların ötesine taşarak bilgilenme ve aydınlanma imkanına kavuşmuştur. Bu durum geçmişe, bugüne ve geleceğe bakış açısında önemli değişiklikler yaratmıştır.”

Bu sözlerin kendi sınırlar belli bir anlamı belki olabilir, fakat çağ değişimi ve yeni bir çağın tanımı çerçevesinde zerre kadar bir anlamı yoktur. Ya da ancak gündelik dilde pek kullanılan “bilgi çağı”, “bilgisayar çağı” ya da “internet çağı” tanımlarının ne kadar bir anlamı varsa ancak o kadar vardır. Bu ise sosyal bilimin değil, fakat köklü bir çağ kavrayışını da olanaksız kılmayı yönelik gündelik burjuva propagandasının dili ve söylemidir. Nitekim “bilgi ve iletişim alanındaki başdöndürücü gelişmeler”in insanlığa sunduğu nimetler üzerine söylenenler de, aynı burjuva propaganda dilinin bir yankısından başka bir şey değildir. Aynı bilgi ve iletişim kanalları üzerinde kurduğu “başdöndürücü” tekel sayesinde toplumun geniş kesimlerini serseme çeviren ve adeta yeniden cahilleştiren bir burjuva sınıf egemenliği gerçeği orta yerde duruyorken, kalkıp ciddi ciddi bunları söylemenin, burjuva propagandasının kaba yalanlarına programatik ifade kazandırmaktan öte bir anlamı yoktur. Dolayısıyla, yeni çağa ilişkin o pek iddialı tanım, daha kendisini izleyen temellendirmeye yönelik girişimle olduğu gibi boşluğa düşmektedir. Paralı hale getirilmek yoluyla temel eğitimin bile yeniden dar bir elitin lüksü haline getirilmek istendiği bir evrede, kalkıp bilginin sınırsızca kitlelere mal olduğunu söylemek ve bunu da “demokratik uygarlık çağı”nın en önemli işaretlerinden biri olarak sunmak, yeni çağ tanımının ciddiyetine ironik bir başka gösterge sayılmalıdır herhalde. 

Bunlarla zaman kaybetmenin aslında pek de bir anlamı yok. Zira biz burada bilimsel esaslara dayalı bir çağ tanımıyla değil, fakat kritik bir eşikte yapılmış bir politik tercihin gerçek anlamını ve niteliğini gizleyen içi boş bir propaganda sloganı ile yüz yüzeyiz. Bunun böyle olduğunu herkes değilse bile çok kimse bildiğine göre, sorduğumuz sorunun yanıtını bu çerçevede aramak yoluna gitmek de en doğrusudur. 

Kongra Gel programı insanlık için müjdelediği yeni çağı “demokratik uygarlık” olarak tanımlıyor. “Demokratik uygarlık” ilk İmralı savunmalarından beri çoğumuz için çok tanıdık bir ifade. Yeni bir çağ tanımından önce, basitçe bir kitap ismi olarak! Savunmasının köklü bir saf değiştirme anlamına gelen yeni açılımlarına teorik ve tarihsel bir çerçeve kazandırabilsin diye, bizzat sorgucuları tarafından Abdullah Öcalan’a sağlanan Leslie Lipson’un o artık fazlasıyla tanıdık olan kitabının ismi tamı tamına bu, yani “Demokratik Uygarlık” idi. Kürt hareketinin İmralı üzerinden “demokratik uygarlık” kavramını keşfetmesinin kaynağı işte bu kitap oldu. Buna yeni bir keşif diyoruz, zira Kürt hareketinin o güne kadar Marksizmin etkisi altında şekillenmiş uygarlık ve çağ kavramları tümüyle farklıydı ve “demokratik uygarlık çağı” türünden bir uydurmayı içermiyordu. Bu o kadar açık bir olgudur ki, tartışmakta olduğumuz Kongra Gel programı üzerinden bile bunu kanıtlamak mümkündür. 

Bu programın 1. Bölümü “Uygarlığın Gelişimi” alt bölümüyle başlıyor (onu ise “Demokratik Uygarlık Çağı” alt bölümü izliyor!). Burada uygarlığın gelişiminin belli başlı aşamaları olarak ilkel komünal toplum, köleci toplum, feodal toplum ve nihayet kapitalist toplum sıralanıyor ve bunların her biri “uygarlık” olarak (“köleci uygarlık”, “feodal uygarlık” vb.) tanımlanıyor. Bu, materyalist tarih anlayışının ürünü o bildiğimiz toplumsal gelişim şemasından başka bir şey değildir. Kongra Gel programı yalnızca genel tanımda değil, fakat bu uygarlıkların her birinin özgün niteliği ve temel sınıf ilişkileri konusunda da hala Marksizm’den ödünç alınma görüşler sıralamayı sürdürüyor. Bu tutum elbette Marksizmi hala da bir parça sahiplenmekten değil, fakat başka türlü bir “uygarlığın gelişimi” şeması sunma olanağından yoksun olmaktan geliyor. Zira insan toplumunun tarihsel gelişmesi konusunda materyalist temele sahip bu tür bir tutarlı bilimsel gelişim şeması ortaya koymak olanağına yalnızca Marksizm sahiptir. 

Fakat her nedense buraya, yani “kapitalist uygarlığa”, hatta “emperyalizm çağı”na kadar Marksizm’e uygun biçimde resmedilen tarihsel gelişim şeması, tam da burada, Marksist tarih ve toplum anlayışından köklü biçimde kopuyor. Kongra Gel programına göre, “kapitalist uygarlığı”, aynı materyalist tarih anlayışının öngördüğü gibi sosyalist uygarlık değil, fakat “demokratik uygarlık” izleyecektir. Bu, Marksizm’den ödünç alınma görüşlerin yerini, Leslie Lipson’dan alınma görüşler üzerinden liberal burjuva ideolojisine bıraktığı noktadır. Topluma ve toplumsal gelişmeye sınıf esasına ve mücadelesine dayalı materyalist yaklaşımın yerini, bu noktadan itibaren burjuva sınıf düzeninin ebedileştirilmesi düşüncesi almıştır. “Demokratik uygarlık” tanımı, Abdullah Öcalan’ın savunmalarında kullanmayı pek sevdiği ifadeyle bu kaba gerçeğin “şifresi”nden başka bir şey değildir. Bu, abartmaksızın, “tarihin sonu”nu ilan edenlerle aynı ideolojik platforma düşmektir. Zira tarihsel gelişme diyalektiği tam da kapitalist toplum düzeninin yerini sosyalist toplum düzeninin alacağı gelişme aşamasında kırılmaya uğruyor ve yerini “demokratik uygarlığa”, yani kapitalist piyasa ekonomisi üzerinde süreklileştirilmiş burjuva demokrasisi sistemine bırakıyor. Dolayısıyla “kapitalist uygarlık” yerini artık “demokratik uygarlığa” bırakmaktadır demek, aldatıcı bir totolojiden başka bir şey değildir.

Abdullah Öcalan’ın İmralı sonrasındaki en büyük marifetlerinden biri, kendi ifadesiyle “tesadüfen eline geçen” bir kitap isminden (“Demokratik Uygarlık”!) Kürt hareketi için yeni bir çağ ve uygarlık tanımı çıkarmayı başarmış olmasıdır. Fakat burada sorun elbette basit bir isimlendirmeden çok öteyedir. Sözkonusu olan artık çağa, dünyaya, topluma belli bir görüş açısından, liberal burjuva ideolojinin çerçevesinden bakmaktır. Amerikalı bir akademisyen olan Leslie Lipson’un kitabının temel işlevi de budur; burjuva demokrasisinin idealize edilmesi, en üstün “uygarlık” nitelemesi katına yükseltilmesi ve böylece ebediliğinin ilan edilmesidir. Abdullah Öcalan yeni fikirlerini büyük ölçüde bu kitaba borçlu olduğunu açıklıkla ifade etmekle kalmamış, bu fikirleri daha anlaşılır hale getirmek için, savunmasında sözkonusu kitaptan uzun alıntılar yapmak yoluna da gitmişti.

Akademik konumu üzerinden Leslie Lipson düzenin bir ideoloğu idi ve burjuva düzenini “demokratik uygarlık” kılıfı içinde yüceltmek onun asli işi sayılmalıdır. Fakat ezilen bir ulusun ezilen katmanlarına dayalı olarak gelişen bir ulusal hareketin lideri, böyle bir kaynaktan sunulan argümanları alır hareketi için yeni ideolojik temel yapmaya kalkarsa, işte bu kendi kendini ideolojik bir silahsızlandırma ile aynı anlama gelir. İmralı’da yapılan bu olmuştur, İmralı savunmaları buna hizmet etmiştir. Yapılan, emperyalist sisteme ve kapitalist düzene, ideolojik ve politik cephede tam bir teslimiyet ve boyun eğiştir.

Bir sonraki bölümde Kongra Gel programının esasları üzerinden devam etmek üzere bu bölümü bitirmeden önce, “demokratik uygarlık çağı”na girişin zamanlamasına da bir göz atalım. Hatırlanacağı gibi, insanlığın bu yeni çağa 21. yüzyıl ile birlikte girdiği söyleniyordu. Demek ki yüzyılın hemen sonunda, bu geçişi olanaklı kılan ve ona anlamını veren çok önemli gelişmeler olmak durumundadır. Bunların ne olduğunu yine ilk İmralı savunmalarından biliyoruz. Zamanında ayrıntılarıyla ele alıp irdelediğimiz bu savunmaların ilkinde ve “20. Yüzyıl Sonunda Zafer Kazanan Demokrasi” başlığı altında aynen şunlar söyleniyordu:

“Günümüz demokrasileri, basit ve karmaşık yönleriyle önce fikri boyutta, 17’inci ve 18’inci yüzyılda gelişirken, kurumsal yönetimsel gelişme, 19’uncu yüzyılın ortalarından itibaren hız kazanmış, 20’nci yüzyılda ise, faşizmin total amansız diktatörlüğüyle, zıt yöndeki reel sosyalizmin totaliter rejimlerine karşı direnerek, yüzyılın sonunda kesin zaferini ilan etmiştir.” 

Bu sözler bize insanlığın neden tam da 21. yüzyılla birlikte sözde “demokratik uygarlık çağına giriş” yaptığını vermekle kalmıyor, sözü edilen “demokratik uygarlığın” gerçekte ne olduğunu da, tarihsel kökeni ve mevcut durumu içinde, bütün açıklığı ile ortaya koyuyor. Bu sözler, jandarmalığını ABD’nin yaptığı emperyalist-kapitalist dünya düzeninin “günümüz demokrasileri” adı altında kutsanmasından başka bir şey değildi. Bu sözlerde anlamını bulan tutum, emperyalist dünya sistemine ve kapitalist sömürü düzenine diz boyu bir teslimiyetti. Bu teslimiyetin Kürt hareketini ideolojik cephede nasıl bir duruma düşürdüğünü görmek içinse, Kongra Gel programının ilk cümlesini oluşturan “yeni çağ” tanımına bakmak bile yeterlidir. 

Kaynak: Kızıl Bayrak, 2005/8, 26 Şubat 2005