İçindekiler:

15 Nisan 2026
Sayı: KB 2026/03

1 Mayıs'ın çağrısı
İran'a emperyalist saldırı
Hürmüz Boğazı krizi ve aranan "çözüm"
"Kolay zafer" beklentisinden büyük çıkmaza...
Kanlı ellerinizi Ortadoğu'dan çekin!
İran savaşı ve gösterdikleri
İran savaşı, emperyalist planlar ve Kürtler
Trump'ın İran politikası
"Halkların katili NATO defol!"
BDSP: İşçilerin birliği, halkların kardeşliği!
"Gözünü kan bürümüş şebeke"
Emperyalist savaş ve "istikrar"
Ulusal sorun ve hareketlerin "yeni dünya düzeni"ndeki yeni tablosu
Komisyon Raporu ve "yeni süreç" gerçeği
Ortadoğu'da savaş, dünyada kriz!
Barbarlığın adı: Barış Kurulu
1 Mayıs'a doğru
Savaşa karşı olmak, kapitalizme karşı olmaktır!
"Güçlü bir 1 Mayıs'ı örgütlemek gerekiyor"
İstanbul 1 Mayıs'ı için ileri
NATO defol!
NATO Zirvesi yaklaşırken, gençlik ve emperyalizm
Dardanel direnişi deneyimi üzerine...
Kadın emeği sömürüsüne açılan pencere: Dardanel
Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın

 

 

İşsizlik, yoksulluk, ırkçılık ve savaşın gölgesinde

1 Mayıs’a doğru

 

Bugün dünya, emekçiler açısından derinleşen çok boyutlu bir krizler döneminden geçiyor. Artan işsizlik, düşen reel ücretler, güvencesiz çalışma koşulları ve sosyal hakların sistematik biçimde budanması, milyonlarca kişinin yaşamını her geçen gün daha da zorlaştırıyor. Kapitalist/emperyalist sistem, krizlerin faturasını bir kez daha işçi sınıfına kesiyor.

Düşük ücretli çalışmanın dayatılması, krizin faturasının en somut ve yaygın biçimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle restoran ve otel gibi hizmet sektörlerinde çalışan emekçiler, giderek daha düşük ücretlere ve daha güvencesiz koşullara mahkum ediliyor. Hükümet verilerine göre, yalnızca geçtiğimiz yıl konaklama ve turizm sektöründe yaklaşık 1,1 milyon kişi saat başına brüt 15 euronun altında çalıştırıldı. Benzer bir tablo, otomotiv ticareti ve bakım hizmetleri ile çeşitli ekonomik hizmet sektörlerinde de görülmektedir.

Düşük ücretli istihdamın yaygın olduğu alanlar bunlarla da sınırlı değil. Tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörleri ile sanat, eğlence ve dinlenme alanlarında çalışan emekçilerin de bir kısmı düşük ücretle çalıştırılmaktadır. Bu tablo, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğini de içermektedir: Düşük ücretli çalışanların yaklaşık 4,3 milyonu kadınlardan, 3,4 milyonu ise erkeklerden oluşuyor. Tüm bu veriler, kapitalist üretim ilişkilerinin emek üzerindeki baskısını derinleştirdiğini ve işçi sınıfının önemli bir kesimini yoksulluk sınırına doğru ittiğini göstermektedir.

Buna paralel olarak sosyal haklar da adım adım budanıyor. Emeklilik yaşı yükseltiliyor, sağlık ve eğitim hizmetleri piyasalaştırılıyor, kamusal alan daraltılıyor. Kazanılmış haklar “reform” adı altında geri alınıyor. Oysa bu haklar, Sovyetler Birliği’nin kapitalist sistem üzerinde yarattığı basınç ve geçmiş kuşakların uzun yıllara yayılan mücadeleleriyle kazanılmıştı.

Bu tabloyu daha da karartan diğer gelişme ise Avrupa genelinde yükselen faşist hareketlerin giderek güç kazanmasıdır. Krizin gerçek sorumluları olan sermaye sınıfı ve onun siyasal temsilcileri, emekçilerin artan öfkesini özellikle göçmenlere, mültecilere ve farklı kimliklere yönlendirmeye çalışıyor. Irkçılık, işçi sınıfını bölmenin, ortak mücadele zeminini parçalamanın ve sınıf dayanışmasını zayıflatmanın en etkili araçlarından biri olarak sistematik biçimde kullanılmaktadır.

Bu eğilim yalnızca sokakta değil, doğrudan üretim alanlarında da kendini gösteriyor. Almanya’da yapılan son işyeri işçi temsilcilik seçimlerinde aşırı sağcı Alternative für Deutschland (AfD), Mercedes’in Stuttgart-Untertürkheim fabrikasında “Zentrum” adlı listeyle seçime girerek oyların yaklaşık %20’sini almış ve 9 temsilcilik kazanmıştır. Benzer şekilde, Doğu Almanya’daki Zwickau’daki Volkswagen fabrikasında “Bağımsız İşçi Konseyleri İttifakı” %11,5 oy alarak 35 sandalyenin 4’ünü elde etmiştir.

Bu gelişmeler, krizin derinleştiği koşullarda aşırı sağın yalnızca politik alanda değil, doğrudan işçi sınıfı içerisinde de örgütlenme zemini bulduğunu gösteriyor. Bu durum, işçi hareketi açısından ciddi bir uyarıdır. Sınıfın bölünmesine karşı enternasyonalist, birleşik ve mücadeleci bir hattın inşası ertelenemez bir görev haline gelmiştir. Avrupa’nın birçok ülkesinde aşırı sağın yükselişi, kazanılmış demokratik haklar açısından da ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Tüm bunların üzerine bir de yaklaşan savaş tehlikesi ekleniyor. Emperyalist rekabetin keskinleşmesi, silahlanma yarışının hızlanması ve militarizmin yükselişi, halkları yeni felaketlerin eşiğine sürüklüyor. Savaş politikaları için ayrılan bütçeler her geçen gün artırılırken, krizlerin bedeli emekçilere ödetiliyor. 

***

Kapitalist sistem, ekonomik krizi aşmak amacıyla üretimi doğrudan savaş ekonomisine yönlendirmektedir. Bu değişim, sadece devlet politikalarında değil, üretim alanlarında da somut olarak gözlemlenmektedir. Örneğin Volkswagen’in Osnabrück fabrikasında otomobil üretiminden askerî ekipman ve tank üretimine geçilmesi, bu dönüşümün açık bir göstergesidir.

Bu süreçte sendikaların tutumu ise ayrı bir tartışma konusudur. İşyerlerini koruma gerekçesiyle savaş üretimini ve militarist politikaları dolaylı ya da doğrudan destekleyen yaklaşımlar, işçi sınıfının bağımsız çıkarlarıyla açık bir çelişki içindedir. İşçileri bu sürece rıza göstermeye çağırmak, gerçekte kapitalistlerin kriz yönetimini kolaylaştırmak anlamına gelmektedir. Sendikal bürokrasi bu uğursuz rolü oynuyor.

Öte yandan, küresel ölçekte süren çatışmalar da bu tablonun ayrılmaz bir parçasıdır. Özellikle Orta Doğu’da Amerika-İsrail saldırganlarının yürüttüğü bölgesel savaş, gerilimleri tırmandırmakta ve Amerika’nın sarsılan hegemonya alanlarını genişletme mücadelesi kapitalist krizi derinleştirmektedir. İran’ı hedef alan savaş enerji krizini daha da derinleştirdi. Devletler bunun faturasını yükselen petrol ve elektrik fiyatları üzerinden doğrudan emekçilerin sırtına yüklemektedir. Savaş politikalarıyla birlikte emekçilere “kemer sıkma” dayatılmakta; sosyal harcamalar kısılırken askeri bütçeler büyütülmektedir. Savaşın bedelini ödeyenler ise her zaman olduğu gibi yine işçiler, yoksullar ve ezilen halklar olmaktadır.

Tablo bu iken önümüzdeki 1 Mayıs yalnızca bir anma günü değil, bu saldırı furyasına karşı mücadelenin öne çıktığı bir gün olmalıdır. Bugün SPD ve CDU tarafından Anayasa’da yer alan 8 saatlik günlük çalışma süresinin esnetilmesine yönelik girişimler, bu kazanımların yeniden hedef alındığını açıkça göstermektedir. Bu nedenle 1 Mayıs, aynı zamanda bu saldırılara karşı mücadeleyi büyütme günüdür. İşsizlik, yoksulluk, ırkçılık ve savaş politikalarına karşı ortak bir ses yükseltmenin günüdür. Emeğin değersizleştirilmesine, hakların gasp edilmesine ve egemenlerin sınıfı bölmeye dönük politikalarına karşı işçi ve emekçilerin alanlarda birleştiği gün olmalıdır 1 Mayıs. 

Bugün ihtiyaç duyulan şey, ulusal sınırları aşan, gerçek bir enternasyonal işçi sınıfı dayanışması ve örgütlü mücadeledir. Emperyalist savaşa, ırkçılığa ve faşizme karşı işçi sınıfının birliğini esas alan enternasyonalist bir hat örmek zorundayız. Çünkü karşı karşıya olduğumuz sorunlar ortaktır; çözüm de ortak olmak zorundadır.

Adil, eşit ve özgür bir dünya ancak emekçilerin ortak sosyalizm mücadelesiyle mümkündür.

Yaşasın 1 Mayıs!

Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği ve enternasyonal dayanışma!

BİR-KAR İşçi Komisyonu