İçindekiler:

15 Nisan 2026
Sayı: KB 2026/03

1 Mayıs'ın çağrısı
İran'a emperyalist saldırı
Hürmüz Boğazı krizi ve aranan "çözüm"
"Kolay zafer" beklentisinden büyük çıkmaza...
Kanlı ellerinizi Ortadoğu'dan çekin!
İran savaşı ve gösterdikleri
İran savaşı, emperyalist planlar ve Kürtler
Trump'ın İran politikası
"Halkların katili NATO defol!"
BDSP: İşçilerin birliği, halkların kardeşliği!
"Gözünü kan bürümüş şebeke"
Emperyalist savaş ve "istikrar"
Ulusal sorun ve hareketlerin "yeni dünya düzeni"ndeki yeni tablosu
Komisyon Raporu ve "yeni süreç" gerçeği
Ortadoğu'da savaş, dünyada kriz!
Barbarlığın adı: Barış Kurulu
1 Mayıs'a doğru
Savaşa karşı olmak, kapitalizme karşı olmaktır!
"Güçlü bir 1 Mayıs'ı örgütlemek gerekiyor"
İstanbul 1 Mayıs'ı için ileri
NATO defol!
NATO Zirvesi yaklaşırken, gençlik ve emperyalizm
Dardanel direnişi deneyimi üzerine...
Kadın emeği sömürüsüne açılan pencere: Dardanel
Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın

 

 

Komisyon Raporu ve “yeni süreç” gerçeği

A. Engin Yılmaz

 

TBMM bünyesindeki komisyonun raporu oy çokluğuyla kabul edilirken, Cumhurbaşkanı Erdoğan da Etiyopya ziyareti dönüşünde çözüm sürecine dair açıklamalarda bulundu. Aynı süreçte, DEM Parti heyetinin İmralı’da gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmenin tutanakları da paylaşıldı. 

İlk ikisi, devletin “Terörsüz Türkiye” dediği sürecin, özünde faşist sermaye iktidarının bekasını ve bölgesel yayılmacı emellerini tahkim etmeyi amaçladığını bir kez daha ortaya koyuyor. İmralı tutanakları ise “demokratik toplum” hayalini “yeni süreç”e eklemleme arayışını anlatıyor.

Devlet Bahçeli’nin Öcalan çağrısıyla başlayan yeni “süreç”in ardında bir yılı aşkın süre geçti. Bugüne kadar yaratılan beklentiyle süründürülen, dolayısıyla bir oyalama aracı olduğu artık kanıtlanmış bulunan bu sürecin tek somut karşılığı meclis komisyonu ve raporu oldu. Büyük önem atfedilen bu komisyon, birçok toplantının ardında nihayet oy çokluğuyla kabul edilen raporunu açıkladı. Türk sermaye devletinin resmi söylemde “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı süreci, Kürt hareketi “barış ve demokratik toplum süreci” olarak tanımlamıştı. Ne var ki, hem sürecin genel tablosu hem de Komisyon Raporu, yaşananların “barış ve demokratik toplum”la hiçbir ilgisi olmadığını bir kez daha ortaya koydu.

Zira dinci-faşist iktidarın gerçek amacı, “barış ve demokratik toplumu” inşa etmek değil, “iç cepheyi tahkim etmek”, bekasını korumak, Kürt hareketini ve Rojava kazanımını tasfiye etmekti. Bu hedefini gerçekleştirmek için her alanda baskı ve zorbalığı tırmandırdı. “Milli birlik” söylemine biat etmeyen ve potansiyel tehdit olarak görülen her türlü muhalefet odağına karşı sistematik bir saldırı yürütüldü. Kürt hareketine yönelik çok yönlü kuşatma saldırısıyla, onu düzene entegre etme çabası boyutlandırıldı.

Girilen “yeni süreç”te Kürt hareketinin karşılıksız birçok taviz vermesine rağmen, sermaye devleti hiçbir adım atmadığı gibi çok önemli sonuçlar da elde etmiş bulunuyor. Bu sonuçlardan biri batılı emperyalistlerin onayı ve desteğiyle Rojava kazanımının tasfiyesi yönünde ciddi bir mesafe alınmış olmasıdır. Kürtlerin kontrol ettiği bölgelerin ve elinde bulundurduğu güçlerin Suriye’deki yeni rejime entegrasyonu sorunu emperyalistlerin yönlendirmesiyle devam etmektedir. Böylece aradan geçen bir yılı aşkın sürecin ardından, AKP iktidarının dışa dönük kaygıları ve Rojava üzerinden yaşadığı sorun, esası yönüyle geride kalmış oldu. Trump yönetimindeki ABD ile güçlü bir uyum içine giren ve Ortadoğu’ya dayatılan yeni düzende onunla aynı çizgide hareket eden iktidar, bunun karşılığını Rojava’da büyük ölçüde almış bulunuyor.

Bu gelişmelerde şaşırtıcı bir yan yoktur. Zira dinci-faşist iktidar “yeni süreci”, Kürt sorununu çözmek için değil, içerde ve dışardaki gerici hedeflerine ulaşmak için gündeme getirdi. Zaten o doğası gereği “Kürt sorununu” çözmez, çözemez, “barışı ve demokratik toplumu” inşa edemez. Emperyalizm gibi dinci-faşist Türk sermaye devleti de demokrasiye düşmandır. Ve günümüzde dünya olaylarının seyri, yeni bir emperyalist savaşın kapıya dayandığı, demokratik hak ve özgürlüklerin tırpanlandığı, polis devleti uygulamaları ve faşizan yönetim biçimlerinin olağanlaştığı bir doğrultuda seyrediyor. Bu aynı dönemde Türkiye de barışa ve demokratik topluma değil, fakat kuralsız bir faşist zorbalığın zirvesine doğru yükseliyor. “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan yeni süreç de, sermaye iktidarının kendini tahkim etmeye dönük bir ezme ve düzene entegre etme girişiminden başka bir şey değildir.

Komisyon Raporu: Demokratikleşme makyajı altında tasfiye 

Bir yılı aşan “yeni süreç” macerasının bugüne kadarki tek somut karşılığı olan Komisyon ve onun raporu, sermaye devletinin amaç ve hedeflerinin yalın bir ilanıdır. Raporun belirlediği çerçeveye göre sürecin temel eşiği; PKK’nın tüm unsurlarıyla silah bıraktığının ve örgütsel yapısını tasfiye ettiğinin, bizzat devletin güvenlik birimleri tarafından “objektif, şeffaf ve denetlenebilir” kriterlerle tescil edilmesidir. Bu tamamlandıktan sonra, silahı ve şiddeti bırakan bireylerin sisteme yeniden entegre edilmesi amacıyla geçici ve özel bir yasal düzenleme öngörülmektedir. Ancak rapor, bu düzenlemenin toplum nezdinde bir “af” ya da “cezasızlık” algısı yaratmaması gerektiğini özellikle vurgulamakta, “hukuk ve kamu vicdanını” öne çıkarmaktadır. Metnin dikkat çekici yanlarından biri de süreçte görev alan bürokratlara ve çeşitli aktörlere yasal güvencenin tavsiye edilmesidir. Böylece süreçte rol alanların olası siyasal ve hukuki risklere karşı korunması talep edilmektedir.

Raporun ekonomik ve sosyal kalkınma üzerine vurguları, aslında bölgenin mevcut sermaye birikim rejimine eklemlenmesinden başka bir şey değildir. Bölgeye yatırım çağrıları ve eşit fırsatlarla “ortak geleceğe katılım” vaatleriyle bölgedeki derin sınıfsal çelişkilerin üzeri örtülmeye çalışılmaktadır. “Demokratik standartların yükseltilmesi” başlığı altında sunulan AİHM ve AYM kararlarına uyum çağrısı, infaz mevzuatının “evrensel ilkelere” göre düzenlenmesi, hasta ve yaşlı tutukluların durumunun gözetilmesi ve tutuklamanın istisna olması vb. önerilerle de bir demokratikleşme paketi görüntüsü yaratılmaktadır. Şiddet içermeyen fiillerin terör suçu kapsamından çıkarılması, ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayan yasaların gözden geçirilmesi, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun güncellenmesi gibi maddeler de, bu sözde “demokratikleşme” paketinin gerçek niteliğini perdeleyen bir vitrin işlevi görmektedir.

Oysa bu önerilenler, anayasal bir düzenin ve uluslararası yükümlülüklerin gereği düzenlemelerdir. Asgari burjuva hukuk normlarının birer reform gibi sunulması, mevcut gerici rejimin kurumsallaşma sürecinin üzerini liberal bir makyajla örtme çabasından başka bir şey değildir. Bu çaba, uluslararası sermaye çevrelerine “hukuk devleti” mesajı verme ihtiyacıyla da uyumludur.

En önemlisi de, Kürt sorunu ile ilgili kurulduğu bilinen bir masanın aylar süren çalışmasının ardından açıklanan raporun, “Kürt sorunu” ifadesini bile kullanmamasıdır. Sorun terör, şiddet, güvenlik ve toplumsal birlik çerçevesinde ele alınmakta, Kürtlerin kültürel ve siyasi hakları tartışma dışı tutulmaktadır.

Öcalan’ın İmralı tutanağı ise süreci “demokratik entegrasyon”la karşılamaya çalışmaktadır. Öcalan’ın “Cumhuriyetin mayasında Kürtler de vardır” diyerek sıraladığı tarihsel referansları, bir “ortak vatan” idealizasyonudur. İmralı tutanakları, yerel demokrasinin güçlendirilmesini ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın Türkiye’nin toplumsal gerçekliğine uyarlanmış ve genişletilmiş bir biçimde uygulanmasını savunuyor. Dinin, dilin ve milliyetin özgürce ifade edilebilmesi, “demokratik toplum”un kültür, sağlık, eğitim, spor ve ekonomi gibi kurumlarını özgürce inşa edebilmesi gerektiği vurgulanarak, gerçekte özerklik isteniyor.

Ancak dinci-faşist bir iktidar altında bu talebin karşılanabileceği inancı tümüyle temelsizdir. “Kültürel haklar” da dahil olmak üzere, ulusal sorunun tarihsel çözüm yöntemlerinin tümden reddedildiği 27 Şubat bildirgesinin bir “siyasal program” olarak sunulması ise ayrı bir tutarsızlık örneğidir. 

Özetle olup bitenler, AKP-MHP iktidar bloğu için iç cepheyi tahkim etmek, rejimin bekasını garanti altına almak, bölgesel yayılmacı adımları güçlendirmek, Kürt hareketi ve kazanımlarını kırıntı düzeydeki tavizlerle tasfiye etmektir. Bu süreç “demokrasinin baharı” değil, iktidarın kendini “Türkiye yüzyılı” hedefine göre konumlandırmasıdır. Bu “restorasyon-entegrasyon” projesinin yaldızları kazındığında geriye kalan ise sadece bir ezme ve tasfiye planıdır.