Emperyalist savaş ve “istikrar”
İran’a yönelik emperyalist müdahale ile birlikte Ortadoğu’da tırmandırılan savaş, tüm Ortadoğu halklarını olduğu gibi Türkiye’de yaşayan işçi ve emekçileri de doğrudan ilgilendiriyor. Piyasaların açıldığı ilk gün yapılan resmi açıklamalarda, tek adam rejiminin önceliğinin “finansal istikrar” olduğu söylendi. Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından verilen mesajlar, döviz piyasasındaki oynaklığa ve altının yükselişine karşı müdahale edilebileceği, ekonomik araçların devrede olduğu yönündeydi. Piyasa güveni ve sermaye korunacak! Peki ya emekçinin yaşamı, ücretler, sosyal haklar ve daha fazlası?
Emperyalist müdahalelerin ekonomik sonuçları her zaman sınıfsal bir karakter taşır. Enerji fiyatlarının yükselmesi, döviz kurlarının artması ve enflasyonun tırmanması işçi ve emekçilerin yaşamına doğrudan yansır.
Savaş riski arttığında petrol fiyatları yükselir, piyasa daralır, üretim maliyetleri artar ve bu maliyet zincirleme biçimde temel tüketim maddelerine eklenir. Kapitalistler tüm bu yükselişi fiyatlara yansıtırken, ücret artışları aynı hızda gerçekleşmez; aksine reel ücretler düşer. Böylece savaşın faturası tam bir gaddarlıkla işçi sınıfıyla emekçilere kesilir.
Bu tablo yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. İngiltere ve Avrupa Birliği üyesi ülkelerde de son yıllarda savaş söyleminin güçlenmesiyle birlikte savunma/savaş bütçelerinde ciddi artışlar yaşandı. Özellikle İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve Polonya gibi ülkelerde askeri harcamalar rekor düzeylere çıkarılırken, aynı dönemde kamu hizmetlerini gasp etme politikaları gündeme getirildi. Güvenlik gerekçesiyle bütçeler silahlanmaya ayrıldı. Emeklilik reformları, sosyal yardım kesintileri ve çalışma yaşamında esneklik dayatmaları hız kazandı. Savaş söylemi güçlendikçe demokratik haklara yönelik saldırılar şiddetlendi. Bütçeler sosyal ihtiyaçlardan askeri yatırımlara kaydırıldı. Üstelik bu daha başlangıç…
Saray rejiminin Türkiye’si de benzer bir yönelim içindedir. Kuşkusuz ki çok daha pervasız icraatlarla. Bölgesel gerilimler arttığında kamu kaynaklarının önceliği değişir. Savunma/silahlanma ve baskı araçlarına ayrılan bütçeler büyürken, büyük ölçüde kapitalist piyasaya açılmış olan eğitim ve sağlık gibi insani haklara ayrılan paylar daha düşürülür. Dövizdeki her sıçrama, petrol fiyatındaki her artışla işçinin cebinden çalınanların miktarı artar. Ücretler reel olarak erirken, sürekli tekrarlanan istikrar söylemi çoğu zaman sermaye çevrelerinin güvenliğini ifade eder.
Emperyalist savaşların bir diğer sonucu da belirsizlik söyleminin yaygınlaştırılmasıdır. Belirsizlik dedikleri şey, iş güvencesinin zayıflatılması; esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırılmasıdır. Kriz dönemlerinde patronlara vergi indirimleri ve teşvikler sağlanırken, emekçilere fedakârlık çağrısı yapılır. Oysa fedakârlık, zaten geçim mücadelesi veren milyonlar için yeni bir yoksullaşma demektir. Sınıf hareketinin yükselmediği her koşulda belirsizliğin ve fedakârlığın bedeli işçi sınıfının sırtına yıkılar.
Bu nedenle emperyalist saldırganlık ve savaşa karşı çıkmak, sadece mazlum haklarla dayanışma sınırında bir tutum almak değildir; sınıfsal bir zorunluluktur aynı zamanda. Emperyalist savaşlara hayır demek, aynı zamanda yoksulluğa, hayat pahalılığına ve emek sömürüsünün daha derinleştirilmesine hayır demektir. Türkiye işçi sınıfı, emperyalist/siyonist savaşa ve sonuçlarına karşı hem fabrikada hem meydanlarda sesini yükseltmelidir. Sömürü ve özel mülkiyet ilişkileri üzerine kurulu olan kapitalist barbarlık düzeni ancak bu mücadelelerin sonucunda tarihin çöplüğüne atılacaktır.
K. Atılgan
Saldırı sürüyor, AKP sessizliğini koruyor
Görüşmelerin sonuçlanmasını bile beklemeden ABD ve İsrail İran’a saldırdı. Var olan bu görüşme sürecinin tehdit, dayatma ve saldırıya hazırlık için kullanıldığı böylece ortaya çıktı.
Emperyalist-Siyonistlerin Ortadoğu’yu dizayn etme planlarında rol kapma derdinde olan AKP iktidarı, İran’a dönük dayatmalar karşısındaki iki yüzlülüğünü şimdilik saldırıya sessiz kalarak sürdürüyor.
Geçtiğimiz hafta İran’a dönük istihbarat faaliyetleri için Türkiye’de bulunan NATO üslerinin kullanıldığı açığa çıkmıştı. Bloomberg’ün yayımladığı haberde, “Konya’dan kalkan uçakların İran’ı izleme sıklığının belirgin şekilde arttığı” ifade edilmişti.
Saldırı öncesinde yaptığı açıklamalarda İran’a askerî müdahaleye karşı olduğunu söyleyen iktidarın buna izin vermesi bile, aslında durduğu yeri ortaya koymaya ve emperyalist saldırganlıktaki sorumluluğunu göstermeye yeterlidir.
Saray rejiminin emperyalist saldırganlığın yanında yer alması yeni bir olgu da değildir. Rejim bugüne kadar ABD ve İsrail ikilisinin saldırılarının tümüne gizli ya da açıktan destek sundu. Dinci-gerici iktidar Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da ve Filistin’de de benzer bir tutum içinde oldu. Söze gelince Siyonistlere karşı demedik laf bırakmayan iktidar, Filistin direnişini istismar etmeye, onu kendi politikaları ekseninde kullanmaya çalıştı. Azerbaycan üzerinden Siyonistlere petrol göndermeye devam etti, ticari ilişkilerini kesmedi. ABD ve İsrail’in bölgesel planlarının bir parçası olan “Gazze barış planı”nı destekledi; Gazze’yi Filistinlilerden arındırmayı hedefleyen bir projede yer almaktan hiçbir utanç duymadı.
Bölgede kan ve yıkım pahasına pişirilmeye çalışılan pastadan pay kapma hevesinde olan iktidar ister sessiz kalsın ister en yüksek tondan kınasın ya da “taraflara itidal çağrıları” yapsın, bu bölgede dökülen her damla kandan sorumludur.
Saray rejimi savaş ortamından beslenmekte gerisin geri politika ve tercihleriyle bu ortamı beslemektedir. ABD politikaları ekseninde etki alanını genişletme çabası, “Büyük Türkiye” söylemleriyle iç politikayı dizayn etme kaygısı ve bölgesel planda güç olma hevesi, artık emperyalist saldırganlık karşıtı kurulan sözlerle örtülemeyecek kadar orta yerde durmaktadır.
Onun için tek önemli olan, Ortadoğu’daki yıkımdan nemalanmaya çalışan sermaye sınıfının büyümesi ve kendi iktidarının ebedi bekasıdır.
Söylenmiş ve söylenecek olan altı boş sözlerin halklar nezdinde artık bir karşılığı yoktur. Bölge halklarının kaderi kendi ellerindedir. Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri Ortadoğu’da ve İran’da yaşanan yıkıma karşı çıkıyorlarsa, yapmaları gereken, emperyalist saldırganlığa olduğu kadar saray rejiminin işbirlikçi politikalarına da karşı çıkmak olmalıdır!
Bu barbar saldırganlık karşısında mazlum halklarla gerçek dayanışma için yapılması gereken, NATO ve Amerikan üslerinin hemen kapatılması, NATO’dan çıkılması ve iktidarın Amerikan saldırganlığına açık ya da gizli olarak verdiği desteğin kesilmesi için mücadele etmek, İran’a yönelik saldırının derhâl durdurulması talebiyle alanların ve meydanların doldurmaktır.
|