Ortadoğu’da savaş, dünyada kriz!
A. Engin Yılmaz
Uluslararası gündemin odağında ve emperyalist saldırının hedefinde yeniden Ortadoğu var. Ortadoğu’nun emperyalist saldırı ve savaşın ana hedefi haline gelmesinin nedenleri yeterince açıktır. Yalana dayalı gerici emperyalist propagandanın aksine sorun, enerji kaynaklarına hakim olmak ve dünya egemenliğini koruyup güçlendirmek sorunudur. İran’a yönelik savaşın politik, askeri ve psikolojik hazırlıkları tüm hızıyla sürerken, kamuoyuna bir diplomasi yürütülüyormuş görüntüsü sunuldu. Ancak çok geçmeden bu diplomasinin iğrenç bir tuzaktan ibaret olduğu görüldü. ABD emperyalizmi için neredeyse bir kural haline gelen bu diplomatik tiyatro, İran üzerinde de sahnelendi. Ardından İran, ABD ve İsrail tarafından bir savaş alanına dönüştürüldü.
20. yüzyıl, hem büyük bunalımlara, savaşlara ve yıkımlara hem de insanlığın eşitlik, özgürlük ve büyük kurtuluş umutlarına sahne olmuştu. Yüzyılın sonunda SSCB ve Doğu Bloku çöktü. Bu çöküş uluslararası alanda sarsıcı etkiler yarattı ve kapitalist sistemde köklü bir dönüşüm sürecinin başlangıcı oldu. Aynı zamanda emperyalist güçlerin kendi aralarındaki çelişkileri derinleştirdi ve eski güç dengelerinin bozulmasına yol açtı. ABD için bu yeni dönemde temel hedef, dünyanın tek süper gücü olarak kalmaktı.
SSCB’nin çözülüşünün ardından ABD, “evrensel barış, istikrar ve refahın” egemen olacağı iddiasıyla bir “Yeni Dünya Düzeni” ilan etti. Malta Zirvesi ile başlayan bu süreçte ABD tek süper güç olarak öne çıktı. Potansiyel rakiplerini dizginlemeyi hedefleyen ABD, 1991 Körfez Krizi’ni bu amaçla bir fırsata çevirdi. Birinci Körfez Savaşı, “barış, istikrar ve refah” gibi boş vaatlerin aksine kapitalizmin şiddet ve savaştan beslenen doğasını bir kez daha gözler önüne serdi. Bu savaşın ardından ABD bir dizi ülkede askeri operasyonlar düzenledi. 1999’da Yugoslavya’ya NATO müdahalesi başladı. 2001’de İkiz Kuleler’e yönelik saldırı bahane edilerek “yüzyıl” süreceği idda edilen savaş ilan edildi. Bu savaşın Afganistan halkasına 2003’te Irak işgali eklendi. Ardından Suriye ve Libya savaşın hedefi haline geldi.
ABD, zayıflayan küresel hakimiyetini yeniden güçlendirmek, rakiplerini dizginlemek ve enerji kaynakları üzerindeki kontrolünü sürdürmek amacıyla yürüttüğü savaşlar serisinin merkezine Ortadoğu’yu yerleştirdi. Bu, emperyalist nüfuz alanları ve dünya egemenliği uğruna süren mücadeleyi giderek sertleştirdi. Bu gelişmeler, özellikle Ortadoğu’da daha yıkıcı ve trajik sonuçlara yol açmış bulunuyor.
İran üzerinden küresel güç mücadelesi
21. yüzyılda emperyalist güçler arasındaki rekabet ve hegemonya mücadelesi sertleşirken, Ortadoğu bir kez daha bunun merkezine oturmuş durumdadır. Bu rekabetin odak noktalarından biri ise hiç şüphesiz İran’dır. Enerji kaynakları, stratejik coğrafyası, ideolojik etkisi ve bölgesel ağları nedeniyle İran, yalnızca bölgesel bir güç değil, aynı zamanda küresel güç dengelerinin önemli bir düğüm noktasıdır. Dolayısıyla İran, ABD ve siyonist İsrail’in barbarca savaşıyla teslim alınmak istenmektedir. ABD, “tek süper güç” olarak enerji kaynaklarını denetimi altında tutmak arzusundadır.
Bu hedefe ulaşma hırsı, bugün Ortadoğu’da İran üzerinde düğümlenmiş görünüyor. Bunun için emperyalist savaşın namluları, emperyalist kuşatmaya direnen İran’a çevrilmiştir. İran savaşı, ABD’nin uzun süredir ilan edip sürdürdüğü savaşlar serisinin yeni bir aşamasını temsil etmektedir. Irak’tan Libya’ya, Afganistan’dan Suriye’ye, Gazze’den Yemen ve Beyrut’a kadar uzanan ve Ortadoğu’yu yıkıma ve kan gölüne dönüştüren savaşlar zinciri, ABD hegemonyasının sürdürülmesi amacına hizmet etmektedir.
İran’a yönelik savaş, aynı zamanda emperyalist hegemonya mücadelesini yeni bir evreye taşıyan bir dönemeçtir. ABD ve İsrail, Ortadoğu’yu kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirerek hegemonik konumlarını güçlendirmeyi ve Çin ile Rusya gibi rakip güçlerin bölgedeki hareket alanını daraltmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla bu savaş küresel güç rekabetinin ve hegemonya mücadelesinin bir parçasıdır. Kapitalizmin eşitsiz gelişimi yasası, güç dengelerini değiştirirken yeni rakiplerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu gelişmeler ışığında Ortadoğu, emperyalist güç rekabetinin yoğun yaşandığı alanlardan biridir.
Ortadoğu’daki işbirlikçi devletler bölgede yaşanan sürecin önemli taraflarıdır. Körfez monarşileri, özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, uzun süredir İran’ın bölgesel nüfuzundan rahatsızlık duymaktadır. İran’ın Irak, Lübnan ve Yemen’de kurduğu siyasi ve askeri etki alanı, kendilerine dönük tehdit olarak algılanmaktadır. Bu nedenle birçok Körfez ülkesi İran’ın zayıflatılmasını stratejik çıkarlarına uygun görmektedir. Ancak bu ülkeler bir yandan İran’ın askeri kapasitesinin ve bölgesel etkisinin geriletilmesini isterken, diğer yandan savaşın kendi topraklarını doğrudan hedef almasından kaygı duymaktadır. Bu nedenle savaşın doğrudan tarafı olmaktan kaçınırken, ABD’nin askeri gücüne dayanarak İran’ın zayıflatılmasını tercih etmektedir.
“Dokunulmazlık” algısının aşınması
ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın temel varsayımı, modern savaş teknolojisinin yarattığı yıkım kapasitesinin siyasi sonuçları belirleyeceği yönündeydi. Bunun bir yanılsama olduğu görüldü. Yüksek yoğunluklu bombardıman, lider kadroların hedef alınması ve kritik altyapının yok edilmesi yoluyla İran devletinin siyasi iradesinin kırılabileceği düşüncesi, hiç değilse bu ana kadar gerçekleşmiş değil. İran’da lider kadrolara yönelik suikastlar ve ağır bombardıman, beklenen “rejim çöküşü”nü gerçekleştirmek yerine toplumda dış saldırıya karşı rejim etrafında bir kenetlenme yaratmıştır.
Savaşın bir diğer kritik yönü, çatışmanın tek bir cepheyle sınırlı kalmamasıdır. İran’ın, uzun süredir geliştirdiği asimetrik strateji sayesinde savaşı bölgesel alana yayabilecek kapasiteye sahip olduğu görüldü.
Irak’taki milislerin Amerikan üslerini hedef alması, Lübnan’dan Hizbullah’ın saldırıları ve Yemen’deki Ensarullah güçlerinin deniz yollarını tehdit etmesi bu çok katmanlı savaşın göstergeleridir. Bu durum, devasa askeri üstünlüğüne rağmen ABD’nin, savaşın sonuçlarını kolayca kontrol edemeyeceğini ortaya koymaktadır.
ABD’nin bölgedeki askeri üslerinin sürekli hedef alınması ve İsrail’in savunma sistemlerinin önemli ölçüde darbelenmesi, uzun yıllar boyunca oluşturulan “dokunulmazlık” algısını da aşındırmaktadır. Emperyalist hegemonyanın önemli unsurlarından biri olan askeri gücün yenilmez olduğu yönündeki ideolojik kabul darbe almıştır.
Bu algının kırılmaya başlamasıyla işbirlikçi bölge devletlerinin güvenlik stratejileri de değişme eğilimi gösterebilecektir. Körfez ülkelerinin doğrudan savaşa girmekten kaçınması ve diplomatik manevralara yönelmesi bunun ilk işaretleri olarak görülebilir.
Ekonomik boyut da savaşın seyrinde belirleyici bir rol oynamakta ve emperyalist rekabetin daha geniş çerçevesine işaret etmektedir. Hürmüz Boğazı dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği stratejik bir noktadır.
İran’ın bu geçişi “akıllı kapatma” yoluyla kontrol etmesi, yalnızca askeri bir çıkış değil aynı zamanda küresel enerji piyasalarını hedef alan bir stratejidir. Böyle bir hamlenin, petrol fiyatlarının yükselmesi ve tedarik zincirlerinin kırılması yoluyla dünya ekonomisini doğrudan etkileyebileceği görüldü.
Bu durum emperyalist sistem içindeki çelişkileri de keskinleştirebilecektir.
Savaşın jeopolitik sonuçları ve küresel ekonomi üzerindeki etkileri
Sürmekte olan savaşı yalnızca Ortadoğu’daki güç dengelerini değil, aynı zamanda küresel ekonominin gidişatını ve uluslararası sistemin geleceğini doğrudan etkileyebilecek önemdedir. Çatışmanın askeri boyutu kadar enerji piyasaları, ticaret yolları, emperyalist rekabet ve hegemonya krizi üzerindeki etkileri de dünya siyasetinin merkezine yerleşmiştir. İran’ın coğrafi konumu ve enerji kaynakları üzerindeki rolü, bu savaşın bölgesel bir krizden çok daha geniş kapsamlı bir jeopolitik kırılmaya dönüşmesine neden olmaktadır. Jeopolitik açıdan bu savaş, Ortadoğu’daki güç dengelerini yeniden şekillendirme potansiyeline sahiptir.
Savaşın başlamasının üzerinden iki hafta geçti. Çatışma daha şimdiden bölgesel sınırları aşan etkiler yaratmıştır. Birçok alanda hissedilen sarsıntı, Ortadoğu’daki bir savaşın küresel bir krize dönüşebileceğini göstermektedir. İran’ın İsrail’deki hedeflere ve bölgedeki Amerikan askeri varlığına yönelik misillemeleri, çatışmanın coğrafyasını genişletti. Körfez’deki askeri üsler, enerji altyapısı ve deniz ticaret yolları artık doğrudan risk altında bulunuyor. Bu durum yalnızca savaşın askeri boyutunu değil, dünya ekonomisinin kalbi demek olan enerjinin dolaşımını da tehdit ediyor.
Savaşın en hızlı hissedilen etkisi enerji piyasalarında ortaya çıktı. Hürmüz Boğazı dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği kritik bir geçiş noktasıdır. Çatışmaların başlamasıyla birlikte tanker trafiğinde aksaklıklar yaşanmış, sigorta maliyetleri hızla yükselmiş ve petrol arzına ilişkin kaygılar büyümüştür. Bunun sonucu olarak petrol fiyatları kısa sürede 100 doların üzerine çıkmıştır ve daha da yükseleceği öngörülmektedir. İran ve Körfez çevresindeki enerji altyapılarına yönelik saldırılar doğal gaz piyasasını da doğrudan etkilemiştir. Katar’daki LNG tesislerine yönelik saldırılar ve üretimde yaşanan kesintiler Avrupa gaz piyasasında hızlı fiyat artışlarına yol açmış, bazı piyasalarda fiyatlar neredeyse iki katına kadar yükselmiştir (Foreign Business, 6 Mart 2026).
Enerji piyasalarındaki bu dalgalanma kısa sürede küresel ekonomik zincirin diğer halkalarına da yansımıştır. Petrol ve gaz fiyatlarının yükselmesi ulaştırma maliyetlerini artırırken, sanayi üretiminde kullanılan enerji girdilerinin pahalanmasına yol açmaktadır. Bu durum dünya genelinde enflasyon baskısını güçlendirmekte, özellikle enerji ithalatına bağımlı ekonomiler üzerinde ciddi bir yük oluşturmaktadır. Aynı zamanda Körfez çevresinde artan askeri gerilim uluslararası deniz taşımacılığını da doğrudan etkilemektedir. Sigorta maliyetlerinin yükselmesi, bazı ticari gemilerin alternatif ve daha uzun rotalara yönelmesine neden olmuş, bu da küresel tedarik zincirlerinde yeni gecikmeler ve maliyet artışları yaratmıştır.
Savaşın ekonomik etkileri Avrupa başta olmak üzere birçok bölgede hissedilmeye başlamıştır. Enerji fiyatlarındaki yükseliş nedeniyle Avrupa ekonomilerinde enflasyonun 0,3 ile 0,5 puan arasında artması ve ekonomik büyümenin yaklaşık yüzde bir oranında yavaşlaması riski ortaya çıkmıştır. Savaşın ikinci haftasında ortaya çıkan bu tablo, bölgesel bir savaşın çok kısa sürede enerji piyasaları, ticaret yolları ve ekonomik dengeler üzerinden dünya çapında krize yolaçabildiğini göstermektedir.
|